|
|
Geçtiğimiz günlerde Turkcell Süper Lig maçlarının naklen yayını için nefes kesen bir ihale yapıldı. Dokuz yıldır naklen yayın ihalesini kimselere kaptırmayan Digiturk’ün karşısında bu yıl Türk Telekom bulunuyordu. IPTV projesini gerçekleştirirken işleri hızlandırmak ve başarıyı garantilemek için bu önemli içeriğe sahip olmak isteyen Türk Telekom, ihalede pazarlığı kızıştırdı ve rakam 321 milyon dolara çıktı. Bu rakama yüzde 10 federasyon payı, yüzde 2 organizasyon payı ve yüzde 18 KDV eklenince Digiturk’ün bir yıl için ödeyeceği toplam rakam 424 milyon 233 bin dolara ulaşıyor. Dört yılda yaklaşık 1 milyar 700 milyon dolar gibi bir rakamdan söz ediyoruz ki, hatırlarsınız Turkcell, GSM işletme lisansı için 25 yıllığına 500 milyon dolar ödemişti.
İhalenin geçmiş yıllarına baktığımızda yıllık rakamların 118-125milyon dolar gibi rakamlardan nasıl olup da 321 milyon dolara ulaştığını iyi tahlil etmek gerekiyor. Krizin dünyayı kasıp kavurduğu şu günlerde dolar bazında yüzde 120’den fazla bir büyümeden söz ediyoruz. Dolayısıyla düz mantık yürüterek, Digiturk’ün 700 bin civarında olduğu söylenen abone sayısını da 1,5 milyona yükseltmesi önemli bir zorunluluk gibi görünüyor. Şu aşamada bu ihalenin Digiturk’e ve Türk futboluna hayırlı olmasını dilemekten gerek, hepsi bu…
Galiptir bu yolda mağlup derler ya, Türk Telekom da bu ihaleyi kazanamadı ama bu rakamın 321 milyon dolara ulaşmasını sağlayarak Türk futboluna büyük bir katkıda bulundu. Hadi jargonuna uyalım, futbol diliyle söyleyelim, golü Digiturk attı ama “al da at” türünden gol pasını Türk Telekom vermiş oldu. İşte bu pas sayesinde Türk takımlarının kasasına önemli miktarda para girecek. İnşallah doğru dürüst harcarlar, çarçur etmezler…
Hoca’nın meşhur fıkrasıdır bilirsiniz. Bir gün Nasreddin Hoca’nın eşeği çalınır. O da can sıkıntısıyla kasabaya iner. Durumu kime anlattıysa, “Ya hoca efendi sen de ahırın kapısına sağlam bir kilit takaydın” , “Hoca hoca! Evine hırsız giriyor sen uyuyorsun, bu ne uykusudur?” gibi tepkilerle karşılaşır. Keyfi iyice kaçınca eve döner. Evde karısı başlar bu kez, “Hoca Efendi kaç kere söyledim, bizim ahır dökülüyor diye… Bu ahırdan tabii çalarlar eşeği…” Hoca, fırlar ayağa ve gürler: “Eh be kadın!” der, “Bu hırsızda hiç mi suç yok!”
Son zamanlarda gerek Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, gerekse BTK Başkanı Tayfun Acarer, katıldıkları toplantılarda Youtube’u gündeme getiriyorlar ve mutlaka bir iki söz söylüyorlar. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak ülkemizde yaygın bir yaklaşım olduğundan, öncelikle bu durumla ilgili çok yoğun eleştiri alan BTK Başkanı Tayfun Acarer’e kulak vermek gerekiyor. Acarer, kurum olarak Youtube’un kapanmasıyla bir ilgileri olmadığının altını çiziyor ve şunları söylüyor: “Youtube, 5651 sayılı İnternet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi ve bu yayınlar yoluyla işlenen suçlarla mücadele edilmesi hakkında kanun gereği değil, 5816 sayılı Atatürk’ü koruma kanunu gereği, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız mahkemelerinden birinin kararıyla kapatılmıştır. Daha sırada bekleyen 31 karar daha vardır. Konu tamamen bizim dışımızdadır.”
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Youtube yetkilileriyle üç kez bir araya gelmiş, konu tekrar tekrar müzakere edilmiş. Hatta son toplantı yaklaşık iki saat sürmüş. Düşünün, Türkiye Cumhuriyeti’nin kapsamı belki de en geniş bakanlığı o kadar iş arasında bu meseleye bu kadar zaman ayırıyor. Peki, bu tolerans, bu jest nasıl karşılık buluyor? Youtube yetkilileri, “Kusura bakmayın. Biz ifade özgürlüğüne önem veriyoruz. Kullanıcıların videolarına müdahale edemeyiz.” diyorlar.
Külliyen yalan… Çünkü bize “ifade özgürlüğü” kartı oynayan Youtube, Çin yasaklama düğmesine basınca ne yapacağını gayet iyi biliyor. Tabii, Çin büyük pazar… Kolay mı kaybetmek? Türkiye mi? Canım, AB kapısında bekleyen bir ülke. “Yasakçı” gibi gösterilmesinde yarar var, hem Youtube’un da reklamı oluyor, fena mı? Hem nasıl olsa, içeride ülkemizden önce Youtube’un çıkarlarını da düşünenler varken…
İfade özgürlüğü mü? Şüphesiz evet… Peki, ifade özgürlüğü size ırkçı, şiddet içeren, pornografik malzemeleri Youtube’da yayınlama izni veriyor mu? Hayır… Böyle görüntüleri Youtube’da göremezsiniz. Peki ya her toplumun kendi hassas değerleri… İnanca bağlı değerler, milli değerler, bunlara dokunmak serbest mi? Amerika’da bayrak yakılıyorsa, bu onların sorunu, bizde bayrak kutsaldır… Danimarka’da insanlar kendi dini inançları ile ilgili karikatürlere tolerans gösteriyorlarsa, bu onların meselesi… Ama bizde öyle değil… Biz onların hassasiyetlerine saygı gösterirken, onlardan da aynı duyarlılığı beklememiz evrensel etik değerler gereği…
Bence biraz da bu açıdan bakmalı… Hocanın fıkrasında olduğu gibi…
Youtube’ta hiç mi suç yok!
Bir çocuk kayboldu Erzurum’da… Tıpkı binlercesinin kaybolduğu gibi… Zaten birkaç ay önce Kayseri’de kaybolan çocukların akıbeti de belli değildi. Aileler telaşla bekliyordu.
Ancak Erzurum’da kaybolan Musa’ya gazeteler hemen bir “hacker” yaftası yapıştırdılar. Musa, internette oynanan “Metin2″ adlı oyunun kodlarını kırmış, dileyenlere istediği gibi donanımlara sahip karakterler yaratabiliyordu. İşte bu yeteneği de onun kaçırılmasına, hatta katline neden olmuş olabilirdi.
Nitekim, bir hafta kadar sonra Musa’nın cesedi bulundu. Kamera görüntüleri, yanında yetişkin biriyle yürüdüğünü gösteriyor, görgü şahitleri “Musa ağlıyordu” diyorlardı.
Tüm buraya kadar olan bu hikayeden “internet”i çıkardığınızda ortaya çıkan ne? Adi bir cinayet… Peki medya neden “internet” kavramının üstüne gidiyor? Cevabı basit… Çünkü bilinmeyenden korkulur…
Ne yazık ki, internet teknolojilerini işini kolaylaştırmakta kullanan medya, aynı teknolojik yatırımı insana yapmadığı için interneti tanımıyor ve herhangi bir olayda internet varsa köy sakinlerini ellerine yabalarını, oraklarını alıp, meşalelerle baskına gitmeleri konusunda kışkırtıyor.
Musa’nın bu olayı yüzünden bilişim basınından birçok arkadaşı, haber kanalları arasında gezinirken gördüm. Doğrusu, ben de böyle bir programa çağrılı olmama rağmen, yaklaşımın nasıl olduğunu sezdiğimden internetin avukatlığını yapmak istemediğim için teklifi kabul etmedim.
Aileler, evlerindeki interneti tam olarak bilmiyorlar, denetimleri altına alamadıkları bir şey de doğal olarak onları çok korkutuyor. Özellikle internette tanışma, buluşma, ilişki kurma gibi meseleler onları çok rahatsız ediyor. Oysa Türk Telekom’un, diğer operatörlerin ya da bağımsız kuruluşlarının son derece iyi çalışan internet denetleme sistemleri var, bunlar kullanılabilir.
Ancak, siz elinden gelen istediğiniz önlemi alın, çocuğunuz mutlaka bir açık bulacaktır. Siz de evladınızı internetin yararlı olan tarafından da mahrum etmek istemiyorsanız, yapılacak tek şey var. Çocuğunuzla iyi bir ilişki kurmalı ve interneti siz de çok iyi tanımalısınız. Siz de internette öğrendiklerinizi paylaşarak, bu alanda da kontrolün sizde olduğunu gösterebilirsiniz.
Merak etmeyin bu o kadar da zor değil…
Cumhuriyetimizin kuruluşunu yeterince coşkulu ve yeterli bir şekilde kutladığımıza inanmıyorum. Oysa ne zor elde etmişiz biz o cumhuriyeti. Ne ocaklar sönmüş, ne facialar yaşanmış, yüzbinlerin kanı dökülmüş o cumhuriyet için… Aradan geçmiş 86 koca yıl… Ve biz her sene, adeta bir demirperde ülkesi hassasiyetinde kutlamışız cumhuriyeti. Sanki, cumhuriyet sanki devletinmiş gibi bile devlet asıkyüzlülüğü ile…
Oysa cumhuriyet bir karnaval, eğlence, coşku ismen değil cismen de bayram olmalı… Hep beraber sokaklara dökülüp bayram yapmalıyız… Özel gösteriler, şovlar hazırlanmalı eğlenmeliyiz yahu. Bakıyorum, şurada tarihi 200 küsur yıllık Amerika’da o çakma özgürlük günü olan 4 Temmuz, 72 milletten insanın “Amerikalı”laştırıldığı o ortamda ne güzel kutlanıyor. Havai fişekler atılıyor, halka dönük resmi geçitler yapılıyor.
Ya bizde… Hükümet ve askeri erkanın hamasi konuşmaları, birkaç ilkokul çocuğunun şiiri, Anıtkabir’i ziyaret. Hep aynı… Resmi, soğuk… Sanki zoraki yapılıyormuşcasına. Suç sadece onlarda mı? Hayır… Elbette ki, bizlerde… Buna razı olmuşuz biz. Cumhuriyet Bayramı, haftasonu bir yerlere kaçmak için iyi bir bahane olmuş bizlere…
Ha, bu yazdıklarımın bugünkü iktidarla hiçbir ilgisi yok. Daha önceki iktidarlarda da durum aynıydı hep. Birileri çıkmalı ve cumhuriyet ateşini yeniden harlatmalı… Kendimize sorup tekrar hatırlamalıyız cumhuriyeti… Ve ona yakışır şekilde kutlamalıyız… Milletçe… Coşkuyla… Eğlenerek…
Bugün Avea ile işbirliğine giden dördüncü kulübümüz olan Beşiktaş’ın KARTALCELL adlı siyah beyazlı taraftarlara yönelik mobil iletişim hizmetinin lansmanındaydık. Yer de siyahtı, gök de… Dekoratör öyle uygun görmüştü bir kere.
Futbolcular, Teknik Direktör Mustafa Denizli, Başkan Yıldırım Demirören ve Beşiktaş yönetiminin ileri gelenleri de oradaydı. Önce, “Geniş Aile” dizisinde Mürsel rolünde izlediğimiz İlker Ayrık, esprileriyle sunuculuk görevini yaptı. Sahneye, bir Batuhan Karadeniz’i, bir de Mustafa Denizli’yi davet etti. Spikerleri tiye aldı kendince.
Daha sonra günün olayı ile ilgili açıklama yapmak ve sorulara yanıt vermek için Beşiktaş Kulübü Asbaşkanı Ertunç Soğancıoğlu, Avea Genel Müdürü Erkan Akdemir ve Avea Segment Direktörü Tunç Berkman sahneye çıktılar.
Asbaşkan Soğancıoğlu, Beşiktaş taraftarının bu hizmete büyük destek vereceklerine emin olduklarını söyleyerek, hedeflerinin 200 bin KARTALCELL abonesine sahip olmak olduğunu söyledi.
Avea Genel Müdürü Erkan Akdemir ise, kuruluş olarak spora yaptıkları katkının altını çizerek, güçlü altyapılarıyla Beşiktaş taraftarlarına kaliteli hizmet sunacaklarını belirtti.
Avea Segment Direktörü Tunç Berkman, gelen soruları yanıtladı ve daha önce Avea ile anlaşma yapan spor kulüplerinin abone sayılarını açıkladı. İlk soru Beşiktaş’ta ve Futbol Federasyonu’nda görev yapan, başkanlık yarışında Yıldırım Demirören’e rakip olan Affan Keçeci’den geldi. Bu lansmanın zamanlamasının doğru olup olmadığını sordu Affan Keçeci. Soruya yanıt veren Tunç Berkman, ”Daha önce 3 kulüple bu anlaşmayı yapmıştık. Beşiktaş’ın bir avantajı var. Diğer kulüplerle belli bir öğrenme süreci yaşadık. Şu andaki tarife en rekabetçi tarife olacak. Beşiktaş, çok hızlı bir şekilde diğer kulüplerin satış seviyesine gelecektir.” dedi ve öteki kulüplerin abone sayılarıyla ilgili rakamları verdi. Fenerbahçe 60 bin, Galatasaray 35 bin, Trabzon ise 15 bin civarında aboneye sahipti. Sarılacivertliler, en yakın rakiplerinden neredeyse iki kat daha fazla aboneye sahipti.
Ancak Affan Keçeci’nin sorusu da tam yanıtını bulmamıştı. Aslında bu soruyu bizim sektörün sıkı Beşiktaşlılar’ı ndan Kemalettin Bulamacı ile Fatih Sarı soracaklardı. Bir gece önce Kemo, kendi ağzıyla söylemişti. Tabii soru bu kadar “nazik” de olmayacaktı. Aynı masada oturduğumuz Keçeci’ye döndüm, “Ağabey” dedim, “Sen aslında ‘bu lansman neden iki kupa aldığımız, coşkunun en yüksek doruklarda olduğu zaman yapılmadı?’ demek istedin değil mi?” diye sordum. Güldü. “Ben Pfizer’de yöneticilik yaptım. Yaz gelince ishal arttığından ilaç üretimi yaparken bu olguyu dikkate alırdık. Doğru pazarlama budur.” dedi. “İyi de soruyu açmadınız, üstüne gitmediniz…” dedim. “Ne diyeyim ki?..” dedi acı bir gülümsemeyle, “zaten adım çıkmış…”
Pazarlama çok önemli bir bilim… Doğru zaman, doğru ürün ve servis, doğru pazar, doğru araçlar ve doğru bir ekip gerekir. KARTALCELL, yuvadan geç mi havalanıyor dersiniz?
Absürd durumlardan komik sonuçlar çıkartmak yazarların en çok başvurdukları yöntemlerden biridir. Yalnızi absürd yaparken dikkatli olmak gerekir. Çünkü ne kadar absürd olursa olsun, absürdün de kendine göre ciddi kuralları vardır. Bu kuralları çiğnerseniz, siz absürd duruma düşersiniz. Denizbank, Erdal Özyağcılar ve Beyaz’la yeni bir reklam kampanyasına başladı, mutlaka görmüşsünüzdür. O bildiğiniz ıssız ada hikayesi… Robinson rolünde Erdal Özyağcılar,
Cuma rolünde ise Beyaz. İlk bir iki film fena gitmedi. Isınma turlarıydı herhalde bunlar… Ama en son, “ıssız adaya düşünce yanına alınacak üç şey” bölümünde şiraze biraz kaçtı. Cuma rolündeki Beyaz bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Nüfus kağıdı, kimlik numarası ve cep telefonu”… Şimdi elbette ıssız adada pek de gereksinim duymayacağınız bu şeyler absürdün doğası… Ama ya absürdün mantığı nerede? Çünkü kimlik numarası zaten nüfus kağıdının üzerinde var.
Dolayısıyla kimlik numarasını ayrıyeten niye alsın ki Cuma? Burada bir zalaklık var ama bu zalaklık, Cuma’da mı, reklam yazarında mı ben işin içinden çıkamadım… Siz karar verin…
Siyah hep karanlık tarafı temsil etmiştir. Ama beyazı beyaz yapan da siyahtır. Nedendir bilinmez siyah bir ciddiyet ifadesidir… Ve siyah aynı zamanda ölümün rengidir. Cenazelerde herkes siyah giyer. Resmi davetlerde, pahalı restoranlarda siyah takım elbise aranır. Özellikle modada siyah en büyük alternatiftir. Peki, Google’ınız da siyah olsun ister misiniz? Niye mi? Giysilerinize uygun olması için değil elbette… Gazetelerde yayınlanan bir habere göre, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın açtığı yarışmaya Edirne Koleji’nden katılan Berke Cenktuğ Korucu, Esra Gizem Altınel, Melis İçim Öztürk ve Ata Alkayalar, site yaparkan siyah rengin daha az enerji tükettiğini fark etmişler. Beyaz bir sayfa 74 watt yakarken, siyah bir sayfa 59 watt yakıyormuş. Tüm Google kullanıcılarını hesap ederseniz bu aradaki 15 watt’lık farkın büyük önemi var. Çocuklar bu projeyi Google’a iletmişler hemen. Yani yakında çevre dostu siyah bir Google sayfasıyla karşılaşırsanız şaşırmayın… Proje Türkiye’den, Edirne Koleji’nden…
Fenerbahçeli olmak dünyanın en zor şeylerinden biri… Şöyle sırtınızı yaslayıp da bir maçı rahat rahat izleyemezsiniz. Her maçta o son birkaç dakika tüyleriniz ürperir, soğuk soğuk terlersiniz. Hele Alex, Lugano, hatta Emre yoksa işler bir kat daha güçtür. Bir de üstüne Aragones’in Deniz kompleksini de eklediniz mi, işte Fenerbahçe’nin hali… Birinci yarı Eskişehir, sanki kendi evindeymiş gibi Fenerbahçe’yi kendi sahasına hapsetti ve girdiği pozisyonlardan yararlanamadı. Fenerbahçe de gol kaçırma konusunda Eskişehir’den aşağı kalmıyordu. Uğur Boral, kaleci Ivesa’yı da geçip topu boş
kaleye öyle kötü yuvarladı ki, araya giren Eskişehirli futbolcu topu tehlikeli bölgeden uzaklaştırdı. Her iki tarafın da gol bölgelerindeki beceriksizlik, soldan gelen Roberto Carlos’un cezasahasına gönderdiği topa Deivid’in ayağını uzatmasıyla son buldu. Fenerbahçe 1-0 öne geçti. Yürekler ağızda 85. dakikaya geldik. Ancak o da ne? Bizim Guiza aldığı pasla soldan cezasahasına girdi ve topu Ivesa’nın solundan filelerle buluşturdu. Gol ve Guiza… Skor 2-0 ve dakika 86… Bir Fenerbahçeli olarak bu kadar sürpriz bir arada kalp dayanmazdı. Nitekim Poljak’ın soldan yaptığı ortaya kafasıyla vurmak isterken diziyle vuran Batuhan dakikalar 90′ı gösterirken Eskişehir’in golünü kaydetti. Durum 2-1… Ve o bitmek tükenmek bilmeyen dört uzatma dakikası Fenerli seyirli için bir türlü geçmek bilmedi. Fenerbahçe yapacağını yapmıştı yine… Ama kazasız belasız geçen zaman sonunda hakemin maçı bitiren düdüğüyle, lig sıralamasında 3.’lüğe yükseldi Sarı Lacivertliler…
Uzun zamandır, keyifli bir film izleyemiyordum. Nedense hepsi birbirine benzer hale gelmişti. Ta ki, kayınvalidemle, kayınpederim “Bucket List”ten söz edene kadar. Tabii onlar böyle adıyla sanıyla tarif etmediler filmi. Baldızımda seyretmişlerdi filmi ve elimdeki tek ipucu iki hasta adamın olduğu, bunlardan birinin de arap olduğu idi… Nedendir bilinmez, siyahi, ya da zenci olanlar belirli bir kuşak tarafından hep “arap” olarak çağrılacaklar. Baldızın da Morgan
Freeman’i hatırlatan çilleri tarifiyle arap olanı buldum. Imdb’ye bakınca da 2007 yapımı bu güzel filmi nasıl olup da kaçırdığıma hayıflandım. Morgan Freeman’in karşısındaki Jack Nicholson’dı çünkü. Ancak birkaç gün sonra şans yüzüme güldü ve film “Ya Şimdi Ya da Asla” adıyla Digitürk’te karşıma çıktı. Hikaye çok insani, sıcacık… Edward Cole (Jack Nicholson), hastaneleri özelleştirip kara geçiren, sıfırdan milyoner olmuş, bencil bir iş adamıdır. Carter Chambers (Morgan Freeman) ise genel kültür sahibi bir otomobil tamircisidir. Birbirleriyle belki de hayatları boyunca rastlaşmayacak bu iki insan, aynı hastane odasında bir araya gelirler. Hastanenin sahibi olarak, tek kişilik odalara müsaade etmediği için eleştirilen ve bu eleştirilere “Ben kaplıca işletmiyorum ki” diye yanıt veren Edward Cole, bu politikasının sonucu olarak bu hasta ile aynı odayı istemese de paylaşmak zorunda kalmıştır. Cole’un asistanı rolünde Will&Grace dizisinde yıllarca bir eşcinseli başarıyla canlandıran Sean Hayes’i görüyoruz. Aynı odada, aynı kaderi paylaşan iki adam, kısa sürede dost olurlar. Cole’dan sonra ölüm haberini alan Chambers’ın yaptığı “Ölmeden önce yapılması gerekenler listesi” ikisinin de son günlarini değiştirir. Listeye yeni ekler yapılır ve iki ihtiyar, dünyanın keyfine son bir kez bakmak üzere yola çıkar. Döndüklerinde geride kalanlarla kalan hesaplarını tamamlarlar… Son sahnesi gerçekten muhteşem, insan kendini bu hüzne katılmaktan alamıyor. Uzun zamandır izlediğim en iyi filmlerden biri, adeta kalbinize dokunuyor. Ailenizle, kız arkadaşınızla rahatlıkla izleyebilirsiniz, keyif alacağınızdan eminim…
Fıkrayı bilirsiniz mutlaka… Adamın biri İspanya’ya gider, bir lokantaya girer ve garsona “bana en özel yemeğinizi getirin” der. Birkaç dakika sonra tabak içinde iki yuvarlak nesne gelir. Hemen çatal, bıçak yemeğe girişir, inanılmaz lezzetlidir. Yemek bittikten sonra garsonu çağırır ve sorar, “az önce yediğim neydi” diye… Garson, suratında pişkin bir gülümseme “efendim,o yediğiniz bugün arenada kaybeden boğanın testisleriydi” der. Adam yediği yemekten memnun, lokantaya birkaç defa daha uğrar ve her seferinde bu spesyalden tadar. Yine günlerden bir gün yemeğini yiyen adam, garsona sorar, “ya bugünkü testislerin lezzeti fena değildi ama ne desem sanki biraz küçüklerdi… porsiyonları mı ufaltıyorsunuz”. Garson sırıtır, “hayır efendim” der, “bugün kaybeden boğa değildi”… Ne yazık ki, dün akşam da kaybeden boğa değildi ve sofrada yine biz vardık. İspanya’da daha iyi oynamıştık. Her ne kadar golün sahipleri Tuncay ve Semih olsa da, her ikisi de çok kritik noktalarda pas hataları yapıyor ve top kaybediyorlar. Avrupa Şampiyonası’nda Çek kalesine füzeler gönderen Nihat’ın ayaklarına ne olmuş öyle?.. Acilen bir rot balançıya gidip ayar çektirmesi gerekiyor herhalde… Fenerbahçe’de adım atamayan Guiza, gecenin asistini yaptı. Böyle basit bir gol dünyanın hiçbir yerinde yok. Hani bunlar “amansız”dı?
Bakın amansız ne demek?
Amansız Demek – İnatçı Demek, Sürekli Demek.
Amansız Demek – Gururuna Sarılmak Demek.
Amansız, Rakibine Diz Çökmez.
Amansız, Zamana Yenilmez.
Amansız, Acıyı Yener.
Amansız, Kendini Feda Eder.
Amansız Asla Pes Etmez.
Amansız Kanının Son Damlasına Kadar Savaşır.
Amansız Ol.
Sizce amansız kimdi?..
|
|