Derler ya bir insanı tanımanın birkaç yolu var diye… Ya birlikte içeceksin, ya seyahat edeceksin, ya da borç para vereceksin… Sağ olsun Ercü ile yukarıdakileri yaptık, hatta öteye bile geçtik. Yaklaşık dört yıl önce başladığımız Club VAIO macerası bizi bir ülkeden öbürüne sürükledi, bu gidişle sürüklemeye de devam edecek. Son olarak İskoçya’nın başkenti Edinburgh’daydık… Bu son yolculuktan başlayarak, ta yola ilk çıktığımız günlere doğru gideceğiz birlikte…
Önce vize macerası… Birleşik Krallık vizesi için işlemler inanılmaz profesyonellikle kotarılmış. Cuma günü başvuru yaptık, Pazartesi işlem tamamdı. Her şey son derece medeni ve düzenliydi. Tabii bu hızda pasaportlarımızda yer alam önceki yolculuklardan kalma izler de büyük rol oynamıştı.
Edinburgh’a KLM’le uçuyoruz, yani Amsterdam’da aktarma yapacağız. Amsterdam’da uçağın kapısından çıkar çıkmaz polislerle karşılaşıyoruz. Ne yazık ki, uçağın İstanbul’dan gelmesi bu bize özel karşılamanın nedeni… Dönüşte Edinburgh’dan gelirken böyle bir karşılama olmadı.
Hemen aktarma yapacağımız kapıya doğru seğirtiyoruz. O da ne? Millet yerlerde, kapı önünde. Herkesin elinde bir iPhone… Hatta bazıları iPhone4… Sanki başka dünyalara dalmış gibiler… Toplu yapılan bir ritüelin ortasında gibiyiz…
Ercü, illa da Starbucks diyor. Gidiyoruz, kredi kartını veriyor, POS makinesinde gözlerimiz… Ya Brüksel’deki gibi olursa?… (İleriki fasıllarda bunu da anlatacağım, unutturmayın. Neyse ki karttan ödeme yapılıyor da sıkı bir nefes alıyoruz. Benim gerilimden ve uçakta yediğim dandik sandviçlerden midem kilitlendiğinden Starbucks’ı göz göre göre pas geçiyorum.
İlk yolculuğunda, Yeşilköy Havalimanı’ndan, Brüksel Havaalanı’na varıncaya kadar, yeryüzünde gördüğü ne varsa çeken Ercü, şimdi biraz daha Japon turist kıvamında. Sofraya konan her şeyin resmi çekiliyor, kayıt altına alınıyor. Friend Feed’de dostlar bekler ne de olsa… Ben “detoks” yapmaya karar verdiğim için bu kez notebook’suz seyahat ediyorum, oh be ne rahatmış. Kafamda düşünceler… Belki bir iPad’le dönerim geri… Kim bilir?
Amsterdam, Edinburgh arası çok değil… O EU vatandaşı olmayanların girdiği sıraya giriyoruz. Göçmen memuru, şirin bir nine… Parmak izleri kontrol ediliyor. Uyum yüzde 100… Damgalar vuruluyor ki, bu gibi durumlarda en sevdiğim sestir… İskoçya’ya girdik diyoruz ki, arkadaki süpervizör amca bize “hoş geldiniz” diyor kollarını açarak. Pasaportlara sanki ilk defa görülüyormuş gibi bakılırken, son derece nazik ama dişlerin arasından konuşarak, ahret sorularına başlıyoruz. Her soruya küt diye yanıt verince amcam yelkenleri indiriyor ve resmi olarak Birleşik Krallık topraklarına ayak basıyoruz.
İsminizin bir tabelaya yazılı olarak karşılanmanız çok güzel bir şey… Şoförümüzle Mercedes’imize doğru ilerlerken Almanya’daki Club VAIO uzmanı Benste ile karşılaşıyoruz. Herif her toplantıda biraz daha boy atıyor. Sıkı kankamız… O hala uçuş sırasında yeryüzünü çekmekten bıkmamış, yemekleri söylemeye bile gerek yok… Her şey kayıt altına alınıp sosyal ağlarda paylaşılıyor.
Hava tatlı tatlı ısırıyor… Hani üstünüze bir süveter alsanız çok iyi olacak cinsinden… Havaalanından kente doğru yola çıkıyoruz. Ben arabanın sağına binmek için atak yapıyorum ama direksiyonu görünce çark ediyorum. Bu İngiliz usulü trafik, hiç bize göre değil… Otele giderken yeşile doyuyoruz adeta. Gözlerimiz, bir liman kenti olan Edinburgh’ta denizi arıyor ama, kent denizden öyle uzak ki…
(Devam edecek)
