Otelimiz, yani Balmoral Oteli, Edinburgh’un Sultanhmet Meydanı diyebileceğimiz Princess Street’in başına kurulmuş, üzerinde saat kulesi olan eski ve görkemli bir yapı. Kent içinde dolaşırken gözden kaybetmeniz neredeyse imkânsız gibi. Kapıda geleneksel “kilt” giymiş (sakın ha etek filan demeyin) özel Shetland koyunundan üretilmiş çoraplarının kenarında minik hançer taşıyan harbi İskoçyalı kapı görevlileri, yüzlerine yayılan geniş gülümsemeleriyle güven veriyorlar. Çok uzun süre Londra’da yaşamış biri olarak söyleyebilirim ki, İskoçlar, İngilizlerden farklıdır ve kıyak insanlardır.
Lobiden check-in işlemlerine başlamadan önce, tanıdık isimleri gördük… Nico, Blen Gogo, Thal Amus, Victor ve Sergio, çoktan içmeye başlamışlardı. Hemen çöktük yanlarına.. Her biri başka milletten olmasına rağmen, geçen yıllar içinde Türk gibi selamlaşmayı öğrenmişlerdi bizden… Şöyle kucaklaşıp, sırta pat pat diye vurma mı istersiniz, Kırkpınar pehlivanı gibi elense çekme mi istersiniz, yanaklara şapur şupur öpücük kondurma mı istersiniz, ortaya karışık bir şeyler oldu işte…
Hemen herkes alkollü bir şeyler alırken, ben bir Cafe Latte alayım dedim. Thal Amus’un bardağı pek bir yakışıklı görünmüştü… Latte’den bir yudum almamla birlikte, 12 yıllık Scotch’un metal eriyiği gibi boğazımdan aşağı süzüldüğünü hissettim. Meğer buraların raconu böyleymiş. Latte’ye basıyorlarmış viskiyi… Eeee, biz de viski diyarında ne bekliyorduk ki zaten…
Odalara yerleştikten sonra, ilk toplantıya aşağıya inecektik ki, Ercü ile İstanbul’dan beri muhabbetini yaptığımız acı gerçekle yüz yüze geldik. Aynı odada kalacaktık. Bu kadar toplantıya katılmıştık bu ilk defa başımıza geliyordu ki, tabii çok önemli nedenleri vardı. Birincisi odaların fiyatı 450 Sterlin gibi bir rakamdı ki, hadi bu da önemli değil, otelde yeterince oda yoktu. Toplantıya gelenlerin önemli bir kısmı başka bir otelde kalıyordu zaten… Eh artık kaderden kaçış yoktu, Ercü ile aynı odayı paylaşacaktık.
(Devam edecek)

